Concorde Düştü (-I-) ve Belki de Hırsızın Hiç Suçu Yok

Yazan: Kerem Kandemir

Yıllar önce, alkol bağımlısı bir dostuma sponsor olmuştum. Karısıyla el ele vermiş, hastalığın pençesinden kurtulmasını sağlamak için uğraşıp duruyorduk. Profesyonel yardım da almamızın ardından, onbeş gün kadar, her şeyin düzelmeye başladığını sanmamıza yol açacak, ilginç bir döneme girmiştik. Geçmişte yaşanmış sayısız başarısızlık yüzünden, karısı da, ben de, bunun kalıcı bir düzelmeyle sonuçlanacak türden bir iyileşme süreci olduğuna inanamıyorduk. Nitekim, kaderle çıktığımız balayı kısa sürdü ve dostumu, kendini kaybedecek denli içtiği bir gecenin sabahında, alışkın olduğumuz o perişan halde bulduk. Sanki bunun olması için, geçerli nedenler, bir takım zorlayıcı nesnel koşullar bulunması gerekiyormuş gibi, “Ne oldu?” diye sormuştum kendisine. O da, “Concorde düştü.” diye yanıtlamıştı beni, bir hafta önce düşen ilk ve son Concorde’la iligili haberlere gönderme yaparak. Benzersiz parlaklıktaki zekasıyla, hakikaten de, Concorde gibi bir adamdı, bir zamanlar.

Developmentalistlerin, ekonomik ve siyasi açıdan, büyükler ligine girme yönünde ciddi hamle yapmış az gelişmiş ülkelerin durumunu betimlemek için uydurdukları “take off” kavramıyla, benim mektep dönemlerimin Güney Amerika kökenli Independenciacılar’ı, tabir yerindeyse dalga geçerlerdi. Oysa ben, son dört yılda, -bir salak gibi- Türkiye’nin kalkışa geçtiğini, havalandığını, bu gidişle, eninde sonunda, birinci sınıf ülkeler arasına gireceğine inanmaya başlamıştım. Meğerse, epeydir, bir hayal aleminde yaşamaktaymışım. Bazılarınızın, “Sen de, harbiden salakmışsın yahu.” dediğini duyar gibiyim. Haklısınız.

27 Nisan gecesi, bir e-bildiriyle uyandım. Kendime geldiğimde, bir de baktım ki, Concorde düşmüş.

Artık, bu saaten sonra, bize düşen, kaza mahallinden etrafa saçılmış enkaz parçalarını toplayıp, “İyi de, hırsızın hiç mi suçu yok?” sorusunun yanıtını bulmak. Çünkü neden yere çakıldığımızı, bunun, temelde kimin hatası olduğunu bulursak, belki, gelecekte, benzer kazaların önüne geçme konusunda, bir şansımız olur.

Ben, soruyu şu şekilde formüle ediyorum:

AKP, kadrolaşma konusundaki ısrarcı, cumhurbaşkanlığı sürecindeki uzlaşmaz ve rejimi değiştirmek istediği konusunda kaygılar taşıyan kesimlerin tedirginliği karşısındaki umursamaz tavrıyla, anti-demokratik müdahalelerin anlayışla karşılanabileceği bir ortamın oluşmasına yol açtı; falan, filan da, e-bildiriyi yayınlayan askerin hiç mi suçu yok?

Yazımın başlığından da anlaşılacağı üzere, evet, ben, bu çakılmada, askerin belirleyici aktör olmayabileceğini düşünüyorum. Metaforu sürdürecek olursak, uçağı düşüren füzeyi askerin ateşlediği aşikar. Lakin, asıl sorumlu, askeri, o füzeyi ateşlemeye azmettirenlerdir. Dolayısıyla, benim hedef göstereceğim, teşhir edeceğim kesim, medyada, irili ufaklı iktidar alanlarını elinde tutan, darbe çığırtkanı, faşist entelektüellerdir.

Bu köşe yazarlarını, gazetecileri, televizyoncuları faşist olmakla itham etmek, öyle ağır, abartılı bir söylem de değil. Zira, insanoğlunun vasatı ve ekseriyeti hala faşisttir. Bu ahval ve şeratitte, çoğulcu, demokrat ve liberal bir kişilik geliştirebilmek, adeta, ırmağın akış yönünün tersine yüzmeye çalışmak gibi yoğun ve özel bir çaba gerektirir. Sonuç itibarıyla, ekseriyeti faşist olan bir toplumun sivil ve askeri bürokrasisine mensup fertlerinin, medyasına hükmeden entelektüellerinin, akademisyenlerinin, iktidar ya da muhalefette yer alan siyasilerinin, velhasıl, kaymak tabakasının da ekseriyetinin faşist olmasında, sosyolojik açıdan, çok da garipsenecek bir durum yoktur.

O halde, şu soru akla gelebilir: Toplumun kendisini ya da kaymak tabakayı oluşturan diğer kesimleri mesul tutmak varken, neden eleştiri oklarımızı, öncelikli olarak medya entelektüellerine yöneltiyoruz? Bunun sebebi, her konuda, topluma ve onun kaymak tabakasını oluşturan diğer kesimlere, kanaat oluşturmada ve tavır geliştirmede önderlik edenlerin, -en dar anlamda- bu medya entelektüelleri olmasıdır. Medya entelektüelleri, kanaat oluşturmada, kaymak tabakanın diğer kesimleriyle etkileşim içindeymiş gibi görünse de, nihai analizde, bizimki gibi entelektüel beceri ve birikimi kıt bir kaymak tabaka üzerinde, kanaat oluşturma sürecine liderlik edenler de, oluşturulan kanaatleri toplum kesimlerine indoktrine edenler de, bu propagandistler, bu medya entelektüelleridir (yazının bundan sonraki bölümünde, kısaltma olarak, bu gurubu ‘mentelektüeller‘ olarak adlandıracağım).

Müsadenizle, şimdi tezimi kanıtlamaya çalışayım:

Kimileriniz, bu memleketin iyi eğitimli, kariyer sahibi olmuş insanlarının, yüksek bürokratlarının, aynı zamanda iyi birer entelektüel de oldukları önyargısını taşıyor olabilir. Oysa, profesör ünvanı taşıyan akademisyenlerin ekseriyeti de dahil olmak üzere, asker ve sivil bürokratlar, özel sektör yöneticileri, teknokratlar, vesaire, vesaire… Bu insanlar, eleştirel düşünce gibi kendilerini geliştirecek düşünsel süreçlerden ve bilgi kaynaklarından uzak dururlar. Daha ziyade, dünyada olup bitenleri takip etmek ve yorumlamak için, medya mensuplarına, gazetecilere, köşe yazarlarına, sunuculara ve onların karşılarındaki uzman konuklara güvenirler.

Şunu artık herkesin görmesi gerekiyor ki, ister bir savcı, yargıç, hekim, kurmay albay ya da öğretim üyesi, ister sanayici, mühendis ya da tiyatro sanatçısı… Kaymak tabaka mensuplarının ezici çoğunluğu, akşam evine gittiğinde, pijamasını, geceliğini giyip televizyonun karşısına geçiyor. Heberleri izleyip, yerli dizilerin keyfini çıkarıyor. İçlerinden binde birinin falan kitap okuyacağı tutarsa, ‘Çılgın Türkler’ türü şeyler okuyup, sabah işe giderken de, arabada, zevzek radyocuların, günlük gazete başlıkları üzerine yaptıkları yorumları dinliyor.

Budur.

Eh, hal böyle olunca, hayat, memleket ya da dünya meseleleri hakkında sahip oldukları fikirler, onlara kanaat önderliği eden medya mensuplarının ufkuyla sınırlanmış, belirlenmiş oluyor. Yani, Emin Çölaşan, Erol Mütercimler, Nihat Genç, Hulki Cevizoğlu, İlhan Selçuk, Yalçın Küçük, bilemediniz Emre Kongar düzeyi… Böyle binlerce isim… Mentelektüeller…

Şimdi bir yargıç düşünün. 80 sonrası, herkes gibi onun da zihinsel arka planını, Türk-İslam Sentezi ve ‘Atatürkçülük araçsallaştırması’ temelinde bir indoktrinasyonun şekillendirdiğini varsayabiliriz. Pijamasını giyiyor ve başlıyor gezinmeye: Sky Türk, Haber Türk, Kanal Türk… Allah ne verdiyse… En ciddi tartışma programlarında falan ne duyuyor pekiyi?

Efendim, ülke, ‘Sevr öncesi’ koşullardan daha beter bir ahval ve şeraitin içine sürüklenmiş.
PKK ve ayrılıkçı Kürtler, dış güçlerle işbirliği yapmış; memleketi bölmeye çalışıyor.
Böylece, AB ve ABD de, parçalayıp yutabilecek bizi, rahatlıkla. Misyonerler bir yandan, Sabetaycılar, Masonlar, bilimum yabancı ülke istihbarat ajanları… El ele vermişler, birlik ve beraberliğimizi bozmak için.
Rumlar Pontus’u hortlatmak istiyor.
Ermeniler, sözde soykırım bahanesiyle tazminat ve toprak peşinde.
İktidar, rejimi ele geçirmek isteyen, takiyyeci, şeriatçı bir partinin eline geçmiş.
Kıbrıs’ı sattılar. Kerkük’ü almazsak, Diyarbakır’ı da kaybedeceğiz.
Kuzey Irak’ta Kürt devleti kuracaklar.
Irak’tan sonra sıra İran’a ve bize gelecek.
Yüzde on vatan haini kotamız var.
Sivil toplum örgütleri AB’den para alarak, karşılığında vatanı satıyorlar.
Globalleşme adı altında emperyalizm…
Milli servetlerimiz, güzide kuruluşlarımız, topraklarımız… Ne varsa, yok pahasına yabancılara satılıyor.

Daha yazayım mı? Daha uzatayım mı?

Hakimimiz, ertesi gün işine gidiyor. 301′den açılmış bir davada mahkumiyet kararı vermiş; ona gerekçe yazacak. Buyurun:

“Bu açıdan TCK’nın 301. maddede belirtilen 4. fıkradaki eleştiri hakkı içinde kabul edilmesi mümkün olan bu sözlerin suç oluşturmayacağını düşünmek mümkün değildir. Özellikle son dönemlerde ve AB ve AİHM kararlarını güvence görerek ifade özgürlüğü altında ülkenin en güzide kurumlarına saldırmak suretiyle bu şekilde yıpratma hareketinin aksi taktirde devamını önlemek mümkün değildir.”

Nasıl? Beğendiniz mi? Olmuş mu? Türkçe’den Türkçe’ye çeviri yapmama ya da yorumlamama gerek var mı?

Heyhat, şu ironiye bakın! Yasa koyucu, 301. maddeyi kaleme alırken, ceza kanunu yazma tekniğine aykırı, hatta absürd denebilecek bir şey yapıyor; maddeye, neyin suç olmadığını da bir fıkra olarak ekliyor. Oysa, ceza kanunları, yalnızca nelerin suç olduğunu söyler. Zira, suç olarak belirtilmemiş sayısız hareket, zaten, -mantıksal olarak- suç değildir. Lakin, yasa koyucu, alay konusu olmayı dahi göze alarak, bu maddeye, 4. fıkrayı, “Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.” ifadesini eklemiş, ısrarla. Neden? Çünkü biliyor; tanıyor kendi hakiminin, savcısının zihniyetini. Korkusundan, sonradan dünya aleme rezil olmamak için koyuyor o fıkrayı.

Sevgili yargıcımızınsa, hükme varırken, kanun falan umurunda değil, anlaşılan. Ona göre, şikayete konu olan sözlerin eleştiri hakkı içinde kabul edilmesi mümkün ve yasada da, bu durumda, bu tür ifadelerin suç oluşturmayacağı yazıyor ama ne yazar? Yasa maddesi istediği kadar, eleştiri suç değil, desin.

Pekiyi neden? Çünkü Cumhuriyet tarihinin en büyük kriziyle karşı karşıyayız; yargıcımızın yıllardır ekspoze olduğu mentelektüellerimize göre. Bugünlerde pek popüler hale gelen “Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır.” sözü, kontekstinden epey bir koparılarak, söz konusu vatansa (yani birileri, kendi sübjektif kanaatlerine, paranoid zihinsel devinimlerine göre memleketin her hangi bir tehlike içinde olduğuna hükmederse) kanunmuş, hakmış, hukukmuş… Geçelim bunları; hepsi hikayedir, şeklinde algılanıyor, belli ki.

Bir yargıcın, hem de görevini yaparken, hüküm kurarken, tam da referans alması gereken kanunu çiğnemesi suç değil midir? Bu nasıl iştir böyle? Ben söyleyeyim size: Öyle kötü dönemlerden geçmekteyiz ki, yargıçlar da kendilerini İstiklal Mahkemesi yargıcı sanıyorlar. Allah’tan idam cezası kaldırıldı ama bu, komitacı zihniyeti daha ne kadar süreyle durdurabilir; şüpheliyim.

Tezime dönersek, ben diyorum ki, işte bu yargıç hiç suçlu değil; hiç günahı yok. Suçlu arayışımızı, onu yetiştiren sistemde arayalım. Gece gündüz “Vatan elden gidiyor. Tehlikenin farkında değil misin hala? Uyuyor musun?” şeklinde, insanları sürüngenleştirmeyi amaçlayan bir propagandayla beyin yıkayan mentelektüeller değil mi bu korkunun, paranoyanın, cinnetin sebebi?

Bazılarınıza ağır geliyor, biliyorum, bu yazdıklarım. “Münferit bir olaydan yola çıkarak hüküm veriyor.” diye geçiştirmek istiyorsunuz. Vallahi, ben istemez miydim, kör olup da tüm bunları görememeyi? Ey, bu örneğin münferit olduğunu düşünerek kabusun etkisini hafifletmeye, gerçeğin yürek yakan acısından kaçmaya çalışanlar! Alın size başka örnekler:

Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi, BİHDK’nun eski başkanı Prof. Dr. Kaboğlu ve üyesi Prof. Dr. Oran’ın kendilerine “bir avuç zibidi” dediği için Emekli Orgeneral Kemal Yavuz’a açtıkları davayı reddetti. Mahkeme, Yavuz’un kaleme aldığı ve “Akşam” gazetesinin 27 Ekim 2004 tarihli nüshasında yayımlanan “Cumhuriyetimiz ve Kürtçülük” başlıklı yazı ile ilgili, “Davacıların kişisel haklarına hukuka aykırı biçimde saldırıldığı iddiasına dayalı manevi tazminat talebi yerinde görülmemiştir” dedi. 21 Aralık 2005′te aldığı kararında mahkeme, Azınlık Hakları Raporu ile ilgili dava sürüyorken, “Şahsiyet haklarının halele uğradığını iddia eden iki kişi böyle sert ve eleştiriden üzüntü duyacak idi ise, öncelikle kendisinin bu ağır eleştiriye davet edebilecek söz ve davranışlardan sakınması gerekirdi” tespitini yaptı.

Tercüme edeyim: Azınlık Hakları Raporu’nu yazan iki profesöre, emekli bir general hakaret ediyor. Profesörler de hakaret davası açıyor. Mahkeme ise taleplerini reddediyor. Gerekçe de, “Siz, o raporda yazdıklarınızla, zaten hakarete uğramayı hak etmişsiniz. Madem hakaret edilmekten rencide oluyordunuz, rapordaki eleştirilerinizi de daha hafif tutsaydınız.” mealinde.

Hadi diyelim ilk örnek münferitti. Ya yukarıdaki? “Bu da mı ofsayt?”

Devam edelim:

“Olayımızda da sanık öyle ustalıkla hareket etmiş. Öyle iyi hazırlanmış, tutmuş Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Cumhuriyetini emanet ettiği, Türk Gençliğine Hitabetinde yer alan ‘muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur’ bu çok önemli sözü Türklüğü küçük düşürücü, incitici bir üslupla ‘Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan Ermeninin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur’ şeklinde değiştirmiş, tabir yerinde ise tavşan kaç tazı tut demiştir. Düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Her şeyin bir sınırı vardır. Bu sınırlama bazen yasayla, bazen de ahlak kurallarıyla olur. Aşağılayıcı, incitici nitelikte ifade özgürlüğü söz konusu olmaz. Her ülkenin kendine göre değerleri vardır. Öyle ülke vardır ki bayrağından şort yaparsın, hoşgörülür. Öyle ülke vardır ki ineğine dokunursun, infial yaratır. Öyle millet vardır ki kan dedin mi akla bu toprakların her santiminde bulunan ecdat kanı gelir.”

Bu güzel Türkçe örneği de, Hrant Dink’i mahkum eden mahkemenin gerekçeli kararından alıntılandı.

Bu da mı münferit? “Bu da mı ofsayt?”

Öyleyse, dahası da var. Sanabilirsiniz ki, yerel mahkemelerde, böyle yanlış kararlar alınabilir ama Yargıtay, bunları bozar; düzeltir. Lakin, malesef öyle olmuyor. Dink davasını ele alalım, örneğin:

Mahkumiyet kararı veren yerel mahkeme, dava başladığında bilirkişi tayin ediyor. Bilirkişi müessesesinin espirisi, hakimlerin, her konuda uzman olamayacağı realitesine dayanıyor. Yani, davaya konu olan metinde, Türklüğe hakaret olup olmadığının saptanması için, mahkeme heyeti, bilirkişiyi kendisi tayin ediyor. Daha sonra da, bilirkişinin Türklüğe hakaret olmadığı yönündeki raporunu hiçe sayıp, Dink’i mahkum ediyor. Pekiyi, sormazlar mı, “Madem kendin hüküm verebilecek kadar uzmandın metin yorumlamada, niye bilirkişi tayin ettin? Madem tayin ettin, niye onun görüşünü dikkate almadın?” diye?

Bununla kalsa, yine iyi. Dava Yargıtay’a gittiğinde, Yargıtay Başsavcılığı, “Suç unsuru yok.” şeklinde görüş belirtmesine rağmen, Yargıtay’ın ilgili dairesi, “…….Türklüğü tahkir ve tezyif edici nitelikte olduğunda kuşku yoktur.” şeklinde hüküm veriyor.

Şunu anlamak mümkün mü, pekiyi? Bilirkişi ya da başsavcının tavrından, en azından, söz konusu metnin hakaret içerip içermediğinin tartışmalı bir konu olduğu sonucu çıkmıyor mu, mantıksal olarak? Yani, siz , hakaret algılasanız bile, aynı metinde hakaret algılamayan muteber insanlar olduğunu görüyorsanız, bunu sanık lehine (benefit of the doubt) hükme bağlamanız gerekmez mi?

Bu da mı münferit? “Bu da mı ofsayt?”

Doğrusu, aklıma gelen bütün örnekleri sıralamaya kalkışsam, bu yazı hiç bitmez. Son olarak, alın size, apaçık bir delil daha:

28 Şubat’ta, Sincan’dan tankları geçiren subayın ta kendisi, geçenlerde (emekli olmuş) Cevizkabuğu’nun konuğuydu. Olayı, ve nedenlerini, ilk ağızdan dinleme fırsatı bulduk. Söylediklerine ilişkin, aklımda kalan, mealen şöyle: “Basında, televizyonda, her gün, her gece, aylarca haberler, yorumlar, orduyu göreve çağırmalar vesaire…” Asker dediğin de insan. Bir raddede, o da dayanamıyor görüldüğü üzere, bu medya baskısına. Gerçi, Hulki, emekli subayın, post-modern darbeyi, medyanın dolduruşuna gelerek yaptıklarına ilişkin açıklamalarına pek içerledi, o gece. “Siz böyle, medyada üç gün onu yazdılar, beş gün bunu yazdılar diye darbe yapıyorsanız, medyanın maniplasyonuna bu kadar açıksanız, nereye gitti size verilen onca eğitim, onca para? Benim bildiğim, yüz gün de, bin gün de yazsalar, sizin etkilenmiyor olmanız lazım.” gibisinden sitemleri oldu.

Hulki ne düşünürse düşünsün, emekli albayın, darbenin nedenine ilişkin itirafları, bir televizyon programında, kayıtlara geçmiş oldu. Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin bakalım: Tezimi kanıtlamak için bundan daha sağlam bir delil olabilir miydi?

 

Medya zoruyla cinnete sürüklenmiş kaymak tabakamızın cezai ehliyetini yitirdiğini (sizin, şu olup bitenlerin nedenine, nasılına ilişkin, cinnetten daha isabetli olduğunu düşündüğünüz teşhisler, izahatler varsa, lütfen bizden esirgemeyip yazın), inkara yer vermeyen bir berraklıkta ortaya koyduğumuza göre, yazımızın ikinci bölümünde, günahkar mentelektüellerin ipliğini pazara çıkarmaya, daha yoğun bir şekilde devam edebiliriz.

Birinci bölümün sonu.

 

Not: Bazılarınızın, tezimizin gücü karşısında biat etmek yerine, son bir çırpınışla, “Eğer yazdıklarını kabul edersek, aynı coğrafyada, Hilmi Özkök ya da Sami Selçuk gibi -ayakları öpülesi- gelişkin dimağların ve olgun, demokrat kişiliklerin mevcudiyetini nasıl açıklayacağız?” diye sorduğunu duyar gibiyim.

Klasik bir yanıtı var bu sorunun: Şans, açıklanamaz. Demek istediğim, bir insana, büyük ikramiyenin neden kendisine çıkmayacağını, ilmen (olasılıkları anımsatarak ve kuramı anlatarak) izah edebilirsiniz. Oysa, büyük ikramiyenin, geçen hafta neden Ahmet Efendi’ye ya da Mehmet Bey’e çıktığının hiçbir ilmi izahı yoktur; olamaz da.

Yazının ikinci bölümünü okumak için klikleyin

 

 

Popularity: 33% [?]

3 yorum »

  1. Tuncblake şöyle yorumlamış:

    June 6th, 2007 at 1:56 am

    Allah allah! Concorde hayranı olduğunuzu bilmiyordum doğrusu! Benim bildigim Kerem’in Kantien etik dogrultusunda (yani, “Herkes Concorde ile uçarsa ne olur?” deyip) çevre dostu balonla seyahat tarzı bir şeyi desteklemesi, hatta Concorde seferlerinin yasaklanışına, bu hızlı turbo kapitalist zengin uçağının düşmesine sevinmesi gerekirdi. Meğerse üzülmüş. Concorde bence şimdi düştü!

  2. Özgür Ertan şöyle yorumlamış:

    June 15th, 2007 at 3:26 am

    Merhaba Kerem,
    Oligarşik medya faşizmi konusunda ve kaymak tabakaların düzeysizleşmesi konusunda sana katılmakla beraber, tatlı su kurbağalarının amfibik yaşama uyum sağlamasını ve sınırladığın prototiplerin aslında o kadar sınırlı olmadığını büyük bir iyimserlik taşıyarak düşünüyorum. Ancak, bulunduğum ortamlarda yaşadığım ve gördüğüm olaylar sonucu, tezine biat etmek niyetinde hiç değilim. Unutma ki, iyi bir pırlanta kesmek için bile, elmas kristalinin enaz yüzde yetmişini kum cennetine göndermelisin ve elinde, sadece, o elmasın orjinal ağırlığının yüzde otuzluk bir hali kalır; iyimser bir tahminle. Concord’a gelince, Fransızlardan ve Fransız olandan pek hoşlanmam ama bazı şeyler göründüğü gibi değildir.

  3. Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:

    April 15th, 2008 at 5:26 pm

    Fırsat yaratmışken, Abdurrahman Bey’in bir diğer yazımla ilgili yorumlarını da (kırmızı renkteki ifadeler) yanıtlamak
    isterim:

    “Kaymak tabaka da medya da sığdır.

    Ama bu tez temelsizdir.”

    O yazımda savunmaya çalıştığım tez bu değildi. Tekrar
    bakacak olursanız, tezimin şu olduğunu teslim edeceksiniz ümidindeyim:

    Siyasete asker kanadından yapılan gayri-meşru müdahalelerin müsebbipleri, muhtelif mecralarda yaptıkları yorumlarla ülkemiz elitinin (kaymak tabakanın) kanaatlerine önderlik edenlerdir.

    Kaymak tabakanın da, medyanın da sığ olduklarını da (daha düzgün ifadelerle) yazarım; söylerim; savunabilirim. Lakin, tezim bu değildi.

     

    1. “Şimdi bir yargıç düşünün. 80 sonrası, herkes gibi onun da zihinsel
    arka planını, Türk-İslam Sentezi ve ‘Atatürkçülük
    araçsallaştırması’ temelinde bir indoktrinasyonun şekillendirdiğini
    varsayabiliriz. Pijamasını giyiyor ve başlıyor gezinmeye: Sky Türk, Haber Türk,
    Kanal Türk… Allah ne verdiyse… ”

    “Bir kere Türk-İslam sentezi ile bu
    saydığınız Kanallar değil TGRT, Samanyolu gibi kanallar uyumludur. Türk-İslam
    sentezi hakkında hiçbir bilginiz olmadığı anlaşılıyor. Bu sentezin mimarları
    Türk Ocakları’ndan yetişmiştir. Pirleri de Prof. Nevzat Yalçıntaş veya
    Prof. Sabahattin Zaim gibi AKP kadroları veya onların hocalarıdır. Cemil Çiçek
    veya Abdulkadir Aksu bu çizginin has adamları ve önde gelen örnekleridir.”

    Türk-İslam sentezinin ve Atatürkçülük araçsallaştırılması temelinde bir indoktrinasyonun, 12 Eylül rejiminin bir ürünü olarak, bugün otuzlu, kırklı yaşlarda olan eğitimli kuşakların zihinsel gelişimi üzerinde şekillendirici (paradigmatik) bir etki yaptığını savundum; savunmaktayım. Buna bir itirazınız varsa onu söyleyin lütfen. Bunun yerine, Türk-İslam senteziyle ilgili hiçbir bilgim olmadığının anlaşıldığını iddia etmeniz, bu şekilde yine mevzuları kişiselleştirmeniz, muhatabınız hakkında küçümseyici ifadelerde bulunmanız,
    iletişim/tartışma adabına, ahlakına ne kadar uygun; ne kadar iyi niyetli; bu tür lafları hak etmek için ne yapmışım… Bunların değerlendirmesini size bırakıyorum.

    Hipotetik bir yargıç portresi çizmeye çalışıyorum orada. Örneklediğim hukuk skandallarına, nasıl bir zihniyet, nelerle beslenen bir zihniyet imza atar; kendi sübjektivitemle, ona ilişkin, edebi çerçevede bir spekülasyon yapıyorum. Sonu “Türk” kelimesiyle biten bir kaç kanal ismi sıralıyor ve ardından da “Allah ne verdiyse…” diyorum. Yani okur, geri kalan kanallardan dilediklerini kendisi eklesin bu listeye… Benim çizmeye çalıştığım portreye hangi kanalları izlemenin denk düştüğünü
    düşünüyorsa, kendisi eklesin istiyorum. Ne var şimdi bunda? Problem ne?

    Dikkat ettiyseniz, diyeceğim ama dikkat etmediğiniz, o özeni gösterme gereği duymadığınız belli, ben o hipotetik yargıcın parti/ocak/dernek düzeyinde siyasi eğilimleri hakkında spekülasyon yapmıyorum zaten. Benim referans verdiğim ideolojik paradigma daha geniş, daha soyut ve bana göre fert üzerindeki etkisi de daha belirleyici. Dolayısıyla, o yargıç, bana göre, AKP sempatizanı da olabilir; MHP’li de, CHP’li de… Sizin zikrettiğiniz isimler de örneğin, yargıç olsalardı, çok rahatlıkla, aynı ya da
    benzer skandallara imza atarlardı, benim kanaatime göre de. Lakin, bunun aksini düşündüğüm zannına nereden kapıldınız, asıl ben onu anlayamıyorum.

    2. “Yani, Emin Çölaşan, Erol Mütercimler, Nihat Genç, Hulki Cevizoğlu, İlhan Selçuk, Yalçın Küçük, bilemediniz Emre Kongar düzeyi… Böyle
    binlerce isim… Mentelektüeller…” Kanallar bunlarla doluymuş.

    “Bu isimler kendi aralarında bir yekun
    oluşturmaz ama yontarak bir sıraya dizilebilir. Ancak bunlar hakim medyada yer
    bulamayan isimlerdir ve hiçbirinin programları rating raporlarında üst sıralara
    çıkmaz, sabah radyolarda konuşmazlar, haber bülteni sunmazlar, köşeleri çok
    okunmaz. Hakim ve savcıların belki çok küçük bir bölümü bunları izler. Ama bir
    bölümü de görevi icabı suç unsuru bulmak için izler.”

    Kimlerin hangi programları izledikleri, hangi programların ne kadar izlendiği, hangi köşelerin ne kadar takip edildiği falan… Bunlar yine, naçizane, benim uzmanlık alanıma giren konular ama yine de, benim spekülasyonuma karşı sizin spekülasyonunuz, diyelim…

    Zaten, ben, yüzbinlerce, milyonlarca kişiden de bahsetmiyorum. Sözünü ettğim türden hukuk skandallarına imza atan kaç yüz, kaç bin yargıç ya da hukukçu vardır ki? Örneğin, Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu adlı programını izleyen kaç kişi vardır? Lakin, telefonla bağlanan insanlar, bana, o programı, ağarlıklı olarak nasıl zihniyete sahip insanların izledikleri konusunda bir fikir veriyor. Ben o hipotetik yargıcın medya tüketim tercihleri hakkındaki spekülasyonlarımı, bu tür gözlemlerle besliyorum.

    Örneklerini verdiğim mahkeme kararlarını veren, gerekçelerini yazan yargıçların kimler oldukları belli zaten. Dilerseniz gidip kendilerine soralım, akşam TV izlerken pijama gipi giymediklerini; hangi kanalları, hangi programları izlediklerini; kimleri okuduklarını… Zaten bu insanlar zihniyetlerini, ideolojik tercihlerini falan da gizliyor değiller
    ki… Niye itiraz ediyorsunuz ve itirazınızı hangi temellere dayandırıyorsunuz anlayamadım.

    “3. Bahsettiğiniz isimler veya kanallarla bahsettiğiniz mahkeme kararları arasındaki düşünsel-ideolojik mesafe AKP ile o kararlar arasındaki mesafeden çok daha uzundur. Bu isimlerden bir bölümü, en azından Nihat Genç, İlhan Selçuk, Yalçın Küçük, Emre Kongar bu kararlara taraftar değildir, savunmadılar. Nihat Genç ve Yalçın Küçük’ün özellikle üzüldüğünü de gördüm, okudum. Ama mesela Cemil Çiçek (halen hükümet sözcüsüdür)
    hem Adalet Bakanı olarak, hem de şahsen böyle kararlara taraftardır.”

    Bu kararlara, bırakın entelektüel olmayı, kanaat önderi olmayı falan… İnsan olan, hukukun üstünlüğüne inanan, vatandaşlık bilinci taşıyan herkesin üzülmesi gerekir. Zira bu kararlar, siyasi skandallar değildir; hukuk skandallarıdır. Siyasi eğilimi, görüşü ne olursa olsun, herkesin isyan etmesi gereken türde kararlardır.

    Ancak, ideolojik körlük, faşizan, totaliteryen, otoriteryen zihniyet, “Söz konusu vatansa, hukuk mukuk da hikayedir; teferruattır, geçiniz onları” yaklaşımı, bu tür kararların altına imza attırır; gerekçe yazdırır. Üstelik ve maalesef, -o listeyi pek çok saygın isimle uzatmak da mümkün ama- alıntı yaptığınız pasajda adı geçenlerin hepsinin ulvi olduklarına inandıkları bir takım amaçlar uğruna pek çok yolu mübah gören, jakobenden de öte Makyavellist bir çizgiye yakın durduklarını, ben kendi
    kulaklarımla da bizzat işittim, kendi gözlerimle de bizzat okudum. O çok uzatılabilecek listeye dahil mentelektüellerin kanaatleriyle besledikleri
    zihinsel iklimdir ki, söz konusu hukuk skandallarını mümkün kılmakta. Benim iddiam budur.

    Yinelemek gerekirse, benim o yazımdaki temel tezim, siyasete asker kanadından yapılan müdahalelerde, mentelektüeller diye
    nitelediğim insanların dillendirdikleri kanaatlerin eblirleyici rol oynadığı idi. Ben ismini zikrettğim o şahsiyetlerin tümünün bu tür müdahalelerin en
    azından bazılarını meşru/mübah/gerekli/iyi/isabetli gördüklerini kendi ağızlarından duydum; yazılarından okudum. Neyi tartışmakta olduğumuzu ara ara
    hakikaten anlayamıyorum: Bu insanların hiçbiri benim onlara atfettiğim siyasi pozisyonlarını, tavırlarını, duruşlarını inkar etmiyorlar ki? İsterseniz şimdi
    de gidip sorabiliriz. Bu insanlar için taşımakta oldukları pozisyonlar birer utanç kaynağı ya da zul değil ki… Gurur duyuyorlar duruşlarından. Kendileri
    gibi düşünmeyenleri (esela benim gibi düşünenleri) de satılmış/hain olarak görüyorlar.

    4. Evet, medyamız kötüdür. Ama sizin şurada sarfettiğiniz görüşlerinize sahip olanlar medyada azınlık değildir. Bu fikirler en kötü ihtimalle saydığınız isimlerden 2-3 kat daha kalabalık bir ekip tarafından dillendirilmektedir.

    5. Dolayısıyla teziniz tamamen tutarsızdır. Aynı zamanda hiç de orijinal bir iş yapmıyorsunuz.

    Ben, bu konularda benim gibi düşünenlerin medyada azınlık mı yoksa çoğunluk mu olduklarına ilişkin bir değerlendirmem olduğunu anımsamıyorum.
    Yine tartışma aşkına, varsayalım ki, benim fikirlerim çoğunlukta. Bu durumda, benim tezim çürümüş mü oluyor? Tutarsız mı oluyor? Oluyorsa, nasıl oluyor?

    Ben, siyasete, siyaset alanı dışından müdahaleler yapılmasına çanak tuttuklarını iddia ettiğim be mentelektüeller kesiminin medyada hakim durumda olduklarını falan hiç iddia etmedim ki… Benim tezimin kanıtlanması, argümante edilmesi açısından, böyle bir iddiaya ihtiyacım da yok ki zaten. Siyasete, siyaset dışından müdahale edenlerin ya da örneklediğim hukuk skandallarına imza atanların da, hepimiz gibi bir seçicilikleri söz konusu. Kimse, medyada her konuşulanı, yazılanı takip etmiyor. Bu aktörlerin, illaki medyadaki ana/hakim düşünce akımlarından beslendikleri, beselnecekleri diye bir durum da söz konusu değil. Herkes, kendi bireysel tercihleri, zevkleri doğrultusunda, mevcut repertuardan bir seçki yapıyor, tüketmek için. Benimsözünü ettiğim aktörlerin seçkisinde de, benim iddiama göre, mentelektüellerin ağırlıklı ve belirleyici bir yeri olduğu. Bunun aksine bir veri mi var? Varsa nedir o
    veri ve nerede?

    Üstelik o yazımda, tezimi bizzat doğrulayan, ikrar eden beyanlara da yer vermişim. 28 Şubat’ta Tankları yürüten subay çıkmış, tankları niye yürüttüklerini, nelerin tesiri altında kalarak o şekilde hareket ettiklerini kendi ağzıyla anlatmış! Var mı bunun ötesi?

    Benim bildiğim, çürütme, tutarsızlığı gösterme/kanıtlama, karşı verilerle (önermelerle) ve karşı argümanlarla olur. Tezim tutarsızsa, bu bir içsel tutarsızlık mıdır? Tezimi savunmak için geliştirdiğim argümanlar içinde, birbirleriyle tutarsız önermeler mi kullanmışım? Vardığım sonuçlar mı tutarsız? Yoksa, benim argümanlarımda kullandığım veriler, dış dünyada, sizinsahip olduğunuz, bildiğiniz verilerle mi tutarsızlık içinde?

    Ben bir tutarsızlık göremiyorum; bu kadar detaylı açıklamanın ardından, sizin de artık görmediğinizi ummak istiyorum.

    Orijinal bir iş yaptığımı yazdığımı ya da ima ettiğimi de hiç sanmıyorum. Savunduklarımı, kendime bir paye çıkarmak için de savunmuyorum.
    Keşke söz konusu aktörler de benim gibi düşünse, hareket etse de, siyasete gayri meşru müdahaleler olmasa, hukuk skandallarına imza atılmasa… Emin olunuz, öyle bir devirde, “Tüh, şimdi bana da yazacak, eleştirecek bir şey kalmadı. Ben nasıl egomu tatmin edeceğim şimdi? Ben nasıl görüşlerimle kendimi birilerinden
    farklılaştırıp, diğer insanlardan üstün göreceğim, diye hayıflanmam. Ahlaki bir ödev, bir mesuliyet olduğunu düşündüğüm için yazıyorum bu konularda. Yoksa, benim uğraşmaktan keyif aldığım, yaratıcılığımı gerçekleyebildiğimi düşündüğüm alanlar çok farklı.

    Hala bunları konuşmak, yazmak tartışmak zorunda kalmaktan –inanın- büyük üzüntü duyuyorum.

     

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın